4 Ocak 2015 Pazar
3 Ocak 2015 Cumartesi
2 Ocak 2015 Cuma
İNSANIN GENETİK TARİHİNDE KADINLAR BASKIN!
Investigative Genetics dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, insanlık tarihinde kadın popülasyonu erkeklerden daha fazla. Araştırma, dünya popülasyonundaki kadın ve erkeklerin demografik tarihini analiz etmek için daha iyi kalitede atasal genetik bilgilerin elde edilebileceği yeni bir yöntem kullandı.
Çalışma 51 farklı kökenden 623 erkeğin babadan gelen Y kromozomunu (NRY) ve anneden gelen mitokondrial DNA’sını (mtDNA) karşılaştırdı. Analiz kadın nüfusunun Afrika’dan göçten önce daha fazla olduğunu ve neredeyse sonraki tüm göçler boyunca da aynı kaldığını gösterdi. Bu durum temelde, erkeğin çokeşli olması ve çoğu toplumda kadınların eşleriyle birlikte yaşama eğiliminin bulunmasından kaynaklanıyor olabilir. Bu durum, kadınların dünya nüfusuna erkeklerden daha fazla genetik katkı yapmasını sağlıyor.
Genetik tarih üzerine yapılan daha önceki araştırmalarda, NRY ve mtDNA’yı analiz etmek için, tanı koymada taraflılığa sebep olan teknikler kullanılmıştı. Bu çalışmada Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden araştırmacılar, yüksek çözünürlüklü Y kromozom diziliş tayini yöntemi geliştirdiler. Böylece, anne ve babadan kaynaklı bilgileri aynı kalite ve çözünürlüklerde elde ettiler ve doğrudan karşılaştırma yapabildiler. Sonuçlar daha önceki çalışmalarda bulunan NRY’de mtDNA’ya oranla daha fazla genetik değişim olduğu yönündeki bulguları doğruladı. Bu değişimler önceden düşünüldüğü kadar büyük değiller. Ancak bölgesel olarak NRY-mtDNA değişim miktarında önemli değişiklikler olduğunun gözlemlenmesi, çalışmayı yürüten araştırmacıları oldukça şaşırttı.
Araştırmacılar, kullanılan yeni teknikle bölgesel düzeyde belirli bir popülasyondaki değişimlerde anne ve babadan kaynaklı etkilerin daha açık bir resminin çıkartılabileceğini ve analizlerinin yapılabileceğini iddia ediyor. Çalıştıkları Afrika popülasyonlarında, erkekten kaynaklı düşük genetik çeşitlilik gözlemlediler ki, bu da yaklaşık 3000 yıl önce başlayan doğu ve güney Afrika’ya doğru olan Bantu yayılmasının doğrudan sonucu olabilir. Amerika’dan alınan örneklerde de, ilk sonuçlar annesel genetik çeşitliliğin daha yüksek olduğunu doğruladı, bu da ilk sömürgecilerde erkeklerin kadınlardan daha az olduğunu gösterdi.
Max Planck Enstitüsü Evrimsel Genetik Bölümü’nden Dr. Mark Stoneking yeni diziliş tekniğinin önceki taraflı yaklaşımları ortadan kaldırdığını ve genetik tarihimizle ilgili zengin bilgi kaynağı sağladığını söylüyor. Aynı zamanda, yeni tekniğin kendilerine popülasyonlardaki bölgesel değişimlere daha yakından bakma şansı verdiğini ve bunun da genetik varyasyonda cinsiyet kaynaklı süreçlerin etkilerinin iç yüzünü anlamamızı sağladığını ekliyor.
http://bilimfili.com/insanin-genetik-tarihinde-kadinlar-baskin/
DİNOZORLARIN YOK OLUŞUNA ASTEROİT Mİ YOL AÇTI, VOLKANİZ MA MI?
66 milyon yıl önce, yaklaşık 8 km genişliğinde bir asteroit, saatte yaklaşık 113.000 km hızla Dünya’ya çarptı, hızlı ve buharlaştırıcı bir etki yarattı. Bu çarpışma dinozorlarla birlikte neredeyse bütün karasal yaşamı yok etti. Jeolojik bir zaman içinde, ağır bir toz bulutu güneşin önünü kapattı ve besin zincirini başından sonuna kadar etkileyen bir doğal afet zinciri yaratarak Dünya’daki türlerin dörtte üçünün yok olmasına sebep oldu… Popüler teori böyle devam ediyor.
Şimdilerde biliminsanları, çarpışmadan hemen önce gerçekleşen ve yüksek ihtimalle türlerin yok olmasına büyük rol oynayan volkanik bir patlamaya ait deliller buldu. Takım, Dünya üzerinde gerçekleşmiş en büyük volkanik patlamalardan birinin kalıntılarını bulunduran, Hindistan’ın orta batı bölgesindeki Deccan Traps’deki (traps, basamak demektir) kayaçların yaşlarını kesin olarak tayin etti. Yapılan analizlere göre, volkanizma asteroidin çarpmasından 250 binyıl önce başladı ve çarpmadan 500 binyıl sonrasına kadar devam etti; toplamda 1,5 milyon km2’ lik lav yayıldı.
Uzun süreli volkanizma tehlikeli düzeyde uçucu kimyasal maddeyi havaya salmış, atmosferi ve okyanusları zehirlemiş olabilir. Eğer uçucu salınım modeli doğruysa, günümüze benzer bir durumdan bahsedilmektedir. MIT’nin Yer, Atmosfer ve Gezegen Bilimleri Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi Eddy, “Yüksek miktarda karbondioksit atmosfere hızlıca karışmaktadır. Eninde sonunda bu olay okyanusun asitlenmesine, besin zincirinin tabanını oluşturan yüksek miktarda planktonun ölmesine neden olur. Eğer planktonları ortadan kaldırırsak ölümcül sonuçlar ortaya çıkar” diyor. Deccan Traps’in daha kesin zamanlarına dayanan araştırmacılar, ölüm nedenleri tam olarak bilinmese de, buradaki büyük patlamanın dinozorları ortadan kaldırmada önemli bir rol oynadığına inanıyor. Sam Bowring “Dinozorlar nasıl yok oldu tartışmanın asla bitmeyeceğini düşünüyorum” diyor. Bowring ve Eddy, aynı zamanda Princeton Üniversitesi, İsviçre’deki Lausanne Üniversitesi ve Hindistan’daki Amravati Üniversitesi’ndeki meslektaşlarıyla beraber Science’da yayımlanmış makalenin de yazarları.
İki büyük yıkım
1980’den önce dinozorların soyunun tükenmesinin nedeni bilinmiyordu: Bir hipotez büyük bir volkanik patlama sonucunda öldüklerini öneriyordu (Permiyen ve Trias sonundaki büyük toplu yokoluşlarda volkanizmanın rol oynadığı gösterilmiştir.) Fakat, 1980’de İtalya’da, uzaydan gelen materyallerde rastlanan, nadir bulunan bir element olan iridyumun keşfi, başka varsayımlara yol açmıştır. 90’ların başında da, bir asteroit çarpışmasıyla oluşabilecek bir krater bulunmuştur. Bir asteroit çarpmasının, büyük türsel yokoluşlara yol açtığı düşünülmeye başlanmıştır.
1980’den önce dinozorların soyunun tükenmesinin nedeni bilinmiyordu: Bir hipotez büyük bir volkanik patlama sonucunda öldüklerini öneriyordu (Permiyen ve Trias sonundaki büyük toplu yokoluşlarda volkanizmanın rol oynadığı gösterilmiştir.) Fakat, 1980’de İtalya’da, uzaydan gelen materyallerde rastlanan, nadir bulunan bir element olan iridyumun keşfi, başka varsayımlara yol açmıştır. 90’ların başında da, bir asteroit çarpışmasıyla oluşabilecek bir krater bulunmuştur. Bir asteroit çarpmasının, büyük türsel yokoluşlara yol açtığı düşünülmeye başlanmıştır.
MIT ve Princeton araştırmacıları Deccan Traps de bulunan kayaçların yaşını tanımlamak ve patlamanın yok oluştan önce mi sonra mı olduğunu değerlendirebilmek için yüksek kesinlikli jeokronoloji kullandılar. Bowring, “Çıkan sonuca göre, dinozorların yok oluşunu iki neden de etkilemiştir” diyor. Araştırmacılar, volkanizmanın yüksek yaşandığı bölgeden 50’den fazla örnek kayaç topladılar. Hem üst bölgelerden, hem aşağılardan alınan örneklerde, volkanik katman zirkon içermekteydi. Zirkon kayaçların yaşlarını tayin etmede kesinlik sağlar. Bu, Deccan Traps patlamalarının başlangıç ve bitiş zamanını tam olarak anlayabilmek demekti.
Kayaç örnekleri Princeton ve MIT’de ayrı ayrı analiz edildi. Laboratuvarlarda kayaçlar ezilerek zirkon taneleri milimetrik uzunluklara ayrıldılar. Zirkonun yaşını bulmak ve hangi kayaçtan geldiğini görmek için uranyum izotopları ölçüldü. Her iki laboratuvarda yapılan çalışma da aynı sonucu verdi: Deccan Traps’de asteroit çarpmasından 250 binyıl önce volkanik patlama başmlamış ve çarpmadan 500 binyıl sonrasına kadar devam etmişti. Bowning, “Araştırmamızı, 10 binyıllık seviyelerde, volkanizmanın özel titreşimiyle ve çevresel değişimiyle ilişkilendirerek derinleştirmeliyiz. Bulgularımızla zamanı iyi çözümlediğimizi düşünüyoruz, dinozorların yok oluşuna bu bulguları kullanarak yeni yaklaşımlarla bakacak insanlar çıkacaktır” diyor.
Çeviren: Gülşah Turupcu /Bilim ve Gelecek
İTÜ Jeoloji Mühendisliği
İTÜ Jeoloji Mühendisliği
http://bilimfili.com/dinozorlarin-yok-olusuna-asteroit-mi-yol-acti-volkaniz-ma-mi/
1 Ocak 2015 Perşembe
Eğitimde Alternatif Bir Yol Olarak Montessori
Dr. Maria Montessori, İtalya’nın ilk kadın doktoru, erkekler dünyasında kadın olma mücadelesini başlatmış bir feminist, kendini dünya vatandaşı ilan etmiş ve bugün 76 ülkede binlerce okulu bulunan 100 yıllık bir eğitim pedagojisinin kurucusu.
Maria Montessori, her zaman sisteme alternatif yaşamış, gerek öğrencilik hayatında gerek kendini birey olarak var etme yolunda sistem içinde kalma zorunluluğunu hissetmemiştir. Bir kadın ve bir doktor olarak kendini mevcut sistemin sınırları içinde kalmak zorunda hissetmemiş, kendi hayal ve hedeflerinin gösterdiği ufka doğru yürümüştür. Neticede bugün tüm dünyada önemli bir yere sahip Montessori felsefesini uygulayan okullarda çocuklar, sistem tarafından baskılanmadan ve kendi içlerindeki cevher söndürülmeden kendi yol haritalarını çizebiliyorlar. Klasik sistem içinde müfredata ve öğretmenin planına uymak zorunda olan çocukların aksine Montessori felsefesinde çocuklar, ihtiyaç duydukları zamanda ihtiyaç duydukları çalışmayı seçmekte özgürdürler. Bu özgürlük felsefesi, saygı kavramı ile temellendirilir. Montessori felsefesinde saygı; çocuğa duyulan saygı, çocuğun çevresindeki bireylere, doğaya, kendisine ve hatta çevresinde gördüğü eşyalara duyduğu saygıyı içerir.
Çocuğa duyulan saygı, çocuğun ihtiyaçlarına, duygusuna, isteklerine ve hızına saygı duymaktır. Bu durumda öğretmen sadece öğreten olmaktan çıkar; gözlemleyen, anlayan ve hisseden, çocuk kendi yol haritasını çizerken ona rehberlik eden “yoldaş” olarak adlandırılır.Çocuğun verdiği mesajları, duygusunu ve merak ederek öğrenmeye hazır olduğu konuyu anlayarak çocuğa rehberlik edebilmek, yoğun bir gözlem sürecinin sonunda gerçekleşebilir. Bu sayede çocuk içten gelen bir motivasyonla ve yoğun bir merak duygusuyla öğrenmeye hazır olduğu konuya yöneldiğinde ihtiyaç duyduğu yardımı doğru zamanda ve ihtiyaç oranında rehberinden bulacaktır.
Çocukları bir birey olarak kabul edip kendi sürecinde ilerlemesine duyulan saygının sonucu olarak kendini tanıyan, duygusunu, ihtiyaçlarını fark eden, kendini ifade edebilen, hedefini belirleyip bu hedefe giden yolu planlayan bağımsız bireyler olduklarına şahit olursunuz.
Montessori felsefesinde çocuğun seçme özgürlüğünün bir devamı olarak sınıfları yani ‘hazırlanmış ortamı’ görürüz. Özgürlük derken kastedilen sınırsız bir özgürlük değildir. Özgürlük; çerçevesi çocukların gelişimsel ihtiyaçlarına ve güvenlik ilkelerine göre belirlenmiş bir ortamda ‘saygı’ temelinde yürütülen ilişkiler içinde hazır oldukları ve ihtiyaç duydukları alana yönlendiklerinde engelle karşılaşmamalarıdır.
Çocuklar yetişkinlerden farklı olarak öğrenmeye karşı inanılmaz bir iştah duyarlar ve öğrenmeye hazır oldukları ve ihtiyaç duydukları konu ya da alana yöneldiklerinde de içten gelen bir motivasyonla hareket ederler. İhtiyaç duydukları tek şey olan bu iç motivasyon, onların biz yetişkinlerden daha kolay öğrenmesine olanak sağlar. Kararlılıkla öğrenmek üzere oldukları konuyla ilgili çalıştıklarında ve sonucunda çalıştıkları konuyla ilgili sonuca ulaştıklarında inanılmaz bir haz duyarlar. Bir dahaki sefere onları harekete geçiren de bu haz olacaktır. Biz yetişkinlerin sandığının aksine ödül ve cezalar ile değil kendi iç motivasyonlarıyla hareket eden çocuklar için bu aşamada yapmamız gereken, onlar büyük bir iştah ve kararlılıkla bir konuya yöneldiklerinde durumdan aldığımız şahsi haz ya da merakımızı bastırmak ve kurduğu motivasyonu bozmamak olmalıdır.
Bağımsız bireylerin bağımsızlaşma yolunda ihtiyaç duydukları şey özgürlüktür. Özgür seçimlerinin sonuçlarıyla karşılaşan ve bunların sorumluluğunu üstlenen çocuk bir bütün olarak kendinin de sorumluluğunu alır,“Her türlü duygum, fikrim ve ihtiyaçlarımla bir bütünüm. Kararlar alabilir bu yolda ilerlemek için plan yapabilirim. Yürüdüğüm yolda başarı ya da başarısızlığı tadabilirim. Zaman zaman yardım talep ettiğim gibi yardım da edebilirim. İstemediğim şeyleri reddedebilirim, reddedilebilirim. Bana sunulan herhangi bir fikri hemen kabul etmek zorunda değilim, kendi zihin ve duygu süzgecimden geçirebilirim, bunun sonucunda kabul edebilirim, tartışabilirim, ikna edebilirim, ikna olabilirim. Ama ben, beni ben yapan duygularımın, fikirlerimin, kararlarımın bir toplamıyım ve kendimi bir bütün olarak kabul ediyorum.” İşte bu, kendi yolu Montessori’nin yoluyla karşılaşmış bir çocuğun iç sesidir. Ve işte böyle çocuklar değiştirecek dünyayı. Kendinin ve hayatın farkında, tek başına değil bir bütünün parçası olarak birey olma sorunluluğunu alabilen bireyler olacak çocuklarımız için biz yetişkinlerin de üstlenmesi gereken sorumluluklar var. Bu nedenle bir öğreti olmaktan çok bir yaşam felsefesi olarak Montessori felsefesinin ulaşılması zor bir hedef olmaktan çıkartılarak tabanda yaygın bir eğitim politikası olarak benimsenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Kar amacı gütmeyen veli inisiyatifi okul projeleri ve devlet okullarında çalışan öğretmenlerin eğitimine sunulacak katkılarla, bugün yürütülen eğitim politikasına alternatif yaratabilir ve çocuklarımız için hayalini kurduğumuz özgür dünyanın kapılarını bizler aralayabiliriz.
Sibel Özkul Keleş & Melisa Unat
KAYNAK: http://www.egitimpedia.com/egitim-2/egitimde-alternatif-bir-yol-olarak-montessori
YENİ MİKROSKOP KANSERİ HÜCRE SEVİYESİNDE TESPİT EDEBİLİYOR
California Üniversitesinden araştırmacıların geliştirdiği yeni lens kullanmayan mikroskop, hücre seviyesinde kanser ve diğer hücre anormalliklerini tespit edebilecek. Yeni mikroskop, optik büyük ve pahalı olan diğer mikroskoplarla aynı doğrulukta çalışabiliyor.
İcat sayesinde doku, kan ve diğer biyomedikal örnekler üzerinde yapılan incelemelerde daha ucuz ve portatif teknolojiler kullanılmasını sağlayacak.
Özellikle şehirlerden uzak noktalarda çok sayıda örnek analizi yapılması gereken durumlarda çok kullanışlı olacağı düşünülüyor.
Mikroskop bilgisayarlı görüntüleme ve teşhis cihazı California Üniversitesinden Profesör Aydoğan Özcan'ın yöntemindeki laboratuvarda geliştirildi.
Özcan'ın laboratuvarında daha önce akıllı telefonları, gıda örneklerinde allerjen testi, suda ağır metal ve bakteri testi, kan örneklerinde hücre sayımı yapan ve Google Glass'ı teşhis için kullanmaya imkan sağlayan özel bir parça ve yazılım geliştirilmişti.
Lens kullanmayan mikroskop icadı dokuların 3 boyutlu görüntülenmesine imkan sağlayabilir bu da hastalıkları incelemek için çok önemli avantajlar sağlayacaktır.
Profesör Aydoğan Özcan, "Bu çalışmamız bir kilometre taşıdır. İlk defa lens kullanmayan mikroskopla doku örnekleri üç boyutlu olarak görüntüleniyor." dedi.
Cihaz lazer yada ışık yayan diyot kullanarak çalışıyor, cihazın içine yerleştirilen doku yada kan örneğini aydınlatıyor. Microchip üzerinde bulunan sensör dizisi -dijital kameralar ve cep telefonlarındaki kameralarda kullanılan chipin aynısı- ışıkla örnekte oluşan gölge şekillerini yakalıyor. Daha sonra yakaladığı bu şekilleri işleyerek hologram serisi şeklinde 3 boyutu görsele dönüştürüyor bu da tip uzmanlarına alan derinliği olan görüntüler sunuyor.
İcat gelişmekte olan ülkelerde yada ulaşımın zor olduğu noktalarda tıp uzmanlarının işine yarayacak ve hayat kurtaracak öneme sahip.
Araştırma detayı için:
Aydogan Ozcan et al. Wide-field computational imaging of pathology slides using lens-free on-chip microscopy. Science Translational Medicine, December 2014 DOI: 10.1126/scitranslmed.3009850
Aydogan Ozcan et al. Wide-field computational imaging of pathology slides using lens-free on-chip microscopy. Science Translational Medicine, December 2014 DOI: 10.1126/scitranslmed.3009850
KAYNAK: http://www.bilimnedir.com/saglik/yeni-mikroskop-kanseri-hucre-seviyesinde-tespit-edebiliyor
Kaydol:
Yorumlar (Atom)