17 Ocak 2015 Cumartesi

GLUTEN NEDİR?

Çoğumuzun kendi kişisel kararıyla ya da bazılarımızın doktor tavsiyesiyle tüketmeye başladığı glutensiz gıdalar, acaba gerçekten glutensiz oldukları için faydalılar mı? Gluten nedir? Varsa faydaları ve zararları nelerdir ? Gluten metabolizmamız için gerekli mi? Yoksa glutensiz gıdalar; tüketim biçimlerinin içinde kendine bir yer edinmiş iyi pazarlanan ürünler midir?
Öncelikle son sorudan başlayalım, elbette tüketimin bir parçası olarak glutensiz gıdalar, sağlık marketlerinde, aktarlarda, büyük market reyonlarında, organik pazarlarda yerini almış durumda ancak yüksek fiyatlarıyla birlikte koca bir marketi dolduracak miktarda glutensiz ürün yoktur. Çoğu markette de yalnızca bir kaç raf ya da özel ayrılış ufak bir bölme görürsünüz. Demek ki, satışının öncelikle ihtiyaçtan doğduğunu kabul etmek gerekiyor..
Peki gerçekte gluten nedir? Potansiyel zaraları ve varsa faydaları nelerdir? Gluten yapısını anlamak için öncelikle gluten’in yapısında bulunan Glutenin ve Gliadin proteinlerini tanımak gerekir. Glutenin, buğday unundaki protein miktarının %47’sini oluşturan bir proteindir temel olarak HMW ve LMW parçalarından oluşur. Moleküller arası disülfit bağları ve hidrofobik bağlarla stabilize olmuş durumdadır. İki parçadan oluşan dimerik bir protein olan glutenin’den farklı olarak gliadin, monomeriktir, tek parçadan oluşur; alfa, beta, gama ve omega gliadin olarak bilinen 4 gruba ayrılır. Buğday hamurunun kalitesinin belirlenmesinde,bu iki proteinin kompozisyonunun oranı çok önemli bir yer tutuyor. (1) Reolojik indeks için ise HMW glutenin molekülü, LMW glutenin ve ekmeğin kabarmasını sağlayan gliadin’lerden çok daha belirleyici. (2)  Vücut gliadinlere karşı  intolerans gösterdiğinde ise celiac disease olarak bilinen çölyak hastalığına sebebiyet vermektedir.
glutenin-gliadin-bilimfili-
GLİADİN VE GLUTENİN MAKROMOLEKÜLLERİNDEN OLUŞMUŞ OLAN GLUTEN -TEMSİLİ-
Glutene duyarlı enteropati  gösteren insanlarda alfa, beta, gama gliadinler, çölyak hastalığına sebebiyet verirler. (3) Çölyak hastalığı ise yine insandaki laktoz intoleransına benzer bir enteropatik rahatsızlıktır. Gliadin moleküllerinin aminoasit içeriğinden kaynaklanan hastalık, belirtileri hemen ortaya çıkmadığı için ilerleyen gelişen etkileri artan bir sorun haline gelir. Uzun süreli hazımsızlık, ateş, ishal, kusma, sivilcelenme, sindirim sistemi rahatsızlıkları ve aşırı gerginlik ,sinir şeklinde belirtilerle kendini gösterir. (4) Nüfusun yaklaşık %80 ‘i potansiyel olarak bu rahatsızlığı taşır. Uzun vadede hastalık, osteoporoz, kemiklerde yumuşama, hatta kansere bile sebebiyet verebilir.
Bunlarla birlikte, bir besin yanlızca glutensiz olduğu için sağlıklı sayılmamalıdır. Glutensiz yiyecek ve içecekler , ekstra yağ ve şeker içerebilmekte, bu da başka hastalık ve rahatsızlıklara sebebiyet verebilmektedir. Yine de glutensiz beslenmek metabolizmayı rahatlatacağından, sindirim kolaylığı ve buna bağlı olarak intoleratif durumların ortaya çıkmamasını sağlamaktadır.
Bugün , bazı unlardan çıkarıldıktan sonra ekmeklere eklenen gluten, daha zor bozulan, rahat çiğnenebilir ekmek yapımında, etlerin protein yoğunluğunu artırmak için fabrikasyon et üretiminde sıkça kullanılmaktadır.

ÇAPAK NASIL OLUŞUR?

Latince rheuma (tr. akan) anlamına gelen kelimeden türeyen rheum, hayvanlarda uyku süresince göz, burun veya ağızdan akabilen su bazlı akışkan bir mukustur. Göz veya burun kenarında kuruyarak kalan bu birikintilere ise ‘çapak’ diyoruz.
Bizler uyanıkken gözümüzde sürekli olarak rheum oluşur ancak çapak oluşmadan, nazolakrimal bez tarafından üretilen gözyaşı salgısıyla sürekli olarak yıkanır ve temizlenir. Uyku sırasında göz açıp kapama olmadığı için rheum temizlenemez ve gözün kenarından akarak kuru rheum (çapak) oluşturur.
ÇAPAĞIN YAPISI
Protein_MUC1_PDB_2acm
FIGÜR-1: MOLEKÜLER BAĞLARI VE FLÜORESAN MIKROSKOBU GÖRÜNTÜLERI IŞIĞINDA YAPILMIŞ, BIREBIR MUCIN PROTEINI ILLÜSTRASYONU
Yapısında ise göz korneasının üzerinden gelen mukus – mucin (musin) proteinlerinin yoğunlukta bulunduğu bir sıvı – , kan hücreleri ve deri hücreleri bulunmaktadır. Çapak yapısını oluşturan temel etken mucin protein ailesidir. Yüksek oranda sistein aminoasidi barındıran, glikozile (yapısında basit şeker molekülleri bulunan), aynı zamanda moleküler ağırlıkları çok fazla olan mucin (bkz. figür 1) proteinleri bu sayede birbirleriyle disülfit bağları oluşturabilirler ve jelimsi yapılar meydana getirirler. MUC1, geni tarafından sentezlenen bu protein, deri hücrelerinde çokça bulunmaktadır ve aynı zamanda bu hücrelerin birbirlerine tutunmasını da sağlamaktadır.
conjunctivitis-bacterial
FIGÜR-2: GÖZDE PUS OLUŞUMU
Bazı alerjik durumlarda daha fazla üretilebilen rheum, belli hastalıkların teşhisinde de doktorlar için yol gösterici olmaktadır. Örneğin pus denilen sarı rheum iltihap, mikrop kapma veya ateşli hastalık belirtisi sayılmaktadır. (bkz. figür 2)
Aşırı üretimi ise göz kuruluğuna, göz kapaklarının kuruyup birbirine yapışarak açılmamasına, hatta yanağa doğru akan (epiphora) rheum sebebiyle deri hücrelerinin tahrip olmasına sebep olabilmektedir.

KÖK HÜCREDEN YUMURTA VE SPERM ÜRETILDI

Cambridge Üniversitesi’ndeki biliminsanları insan embriyonal kök hücrelerinden eşey ana hücrelerini üretmeyi başardı. Weizmann Enstitüsü ile yürütülen çalışmada, ilk defa insan kök hücresi kullanılarak insan eşey ana hücreleri üretildi. Bu çalışma daha önce fare kök hücreleri kullanılarak yapılıp olumlu sonuç alınmıştı.
Yumurta, sperm tarafından döllendikten yaklaşık 5 gün sonra blastosit adı verilen hücre yumağına dönüşür. Gelişimin ilerleyen evrelerinde ise blastosit iç ve dış hücre kümelerine dönüşür. Oluşan dış hücre kümesi plasentaya dönüşecekken iç hücre kümesi de fetusu yani doğacak bireyi oluşturacak olan kök hücrelere dönüşecektir. Bu kök hücreler ilerleyen zamanlarda fetusta bulunma yerlerine göre özelleşecek olup, dokuları ve organları oluşturacaktır. Bu hücrelerin küçük bir kısmı eşey ana hücrelerine dönüşecektir. Genetik materyal, buradan üretilen spermler ve yumurtalar sayesinde gelecek nesillere aktarılır.
GÖRSEL AÇIKLAMA: YEŞIL RENGE BOYANMIŞ SOX17 GENI AKTIF OLAN HÜCRELERIN GÖRÜLMEYE BAŞLADIĞI ANDA BIR EMBRIYOID. İŞARETLI HÜCRELER EŞEY ANA HÜCRELERINI OLUŞTURACAK.
Çalışmanın başyazarı Dr. Naoko Irie konuyla ilgili şunları söyledi: “Memeli gelişiminin en erken aşamalarından biri eşey ana hücrelerinin oluşumudur. Bu yöntemi daha önce fare ve sıçanlarda kullanıp başarıya ulaşmıştık, ama şu ana kadar çok az sistematik çalışmada insan hücreleri kullanıldı. Bu çalışma ile insan ve fare embriyonal gelişmeleri arasında önemli farklılıklar olduğunu gözlemledik ve dolayısıyla farelerde alınan sonuçların insanlarda doğrudan kullanılmaması gerektiğini öğrendik.”
Çalışmanın öncüsü Prof. Surani ve arkadaşları, SOX17 adlı genin insanlarda kök hücrelerin eşey ana hücrelerine dönüşmesinde kritik rol oynadığını buldu. Bu bulgu aslında büyük bir sürpriz niteliği taşıyordu, çünkü bu genin farelerdeki dengi bu işlevde görev almamakta. Farelerin ve insanların gelişiminde kilit farklılıklar olduğu da görüldü. SOX17 geninin kök hücreleri, iç organları oluşturacak olan endoderm hücrelerine dönüştürdüğü biliniyordu, ama ilk defa eşey ana hücresi oluşumunda rol aldığı gözlendi.
Grup ayrıca vücut hücrelerini geri programlayarak eşey ana hücreleri oluşturulabileceğini ve bu bulgunun insan üreme sistemi, kısırlık ve eşey hücreleri tümörleri konusunda çalışmalarda kullanılabileceğini gösterdi. Çalışmanın ışık tutabileceği noktalardan birisi ise epigenetik miras süreci. Biliminsanları bir süredir çevremizin ve yaşantımızın (sigara içmek, beslenme alışkanlıkları vs.) genlerimizin aktiflik seviyesini metilasyon sayesinde arttırıp azaltabileceğini bilmekte. Metilasyon DNA’ya molekül bağlanması sonucu, genin aktiflik seviyesinin artıp azalması durumudur ve bu metilasyon kalıpları bir sonraki nesle aktarılabilir. Prof. Surani bu çalışmada eşey ana hücresi oluşumunda metilasyon kalıplarını silen bir mekanizmanın olduğunu, ama metilasyon kalıplarının bir kısmının yine de aktarilabileceğini ve bu aktarımın sebebinin bilinmediğini de söyledi.
“Eşey hücreleri, jenerasyonlar arasında sağlam bağlantılar oluşturduğu ve genetik materyali nesilden nesle aktardığı için pratikte ebedidir. Epigenetik mutasyonların sonraki nesle geçerken çoğunun silinmesi o türün soy ağacında yenilenme sağlamakta ve sonsuz nesiller verebilmesini sağlamakta. Bu mekanizmalar da genellikle yaş ile alakalı hastalıkların anlaşılmasında kullanılmakta çünkü bu hastalıkların epigenetik mutasyonların birikimi ile oluştuğunu düşünüyoruz.”
Çeviren: Nazif Taşbaş | Bilim ve Gelecek
İTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü

15 Ocak 2015 Perşembe

KERTENKELE PENISLERI ÇOK DAHA HIZLI EVRIMLEŞIYOR

Yeni bir çalışma bazı kertenkelelerde, penisin diğer niteliklere kıyasla 6 kat gibi inanılmaz bir hızda evrimleştiğini ortaya koydu.
Dişi bireyin içindeki yumurtaları dölleyebilmek işi biraz hüner isteyen bir iştir. Erkek cinsel organları oldukça yakın akraba türleri arasında bile farklı şekillerde ve boyutlarda olabiliyor. Karayip kertenkelelerinde görülen bu durum penisin daha hızlı evrimleştiğini ortaya koyuyor.
Anolis çene kanadıHarvard Üniversitesi’nden Julia Klaczko ve arkadaşları 25 Anolis kertenkelesi inceleyerek penis şekillerini ve bacak uzunluğu ile çenelerindeki “kanat” boyu gibi iki cinsel olmayan niteliği karşılaştırdılar.
Hemipenes olarak bilinen cinsel organlar oldukça farklı şekillerde olabiliyorlar, fakat Klaczko’nun ekibi uzunluk, genişlik ve lob boyutuna odaklandılar. Araştırmacılar bu değişimlerin Anolis soyağacında  nasıl bir hıza sahip olduğu üzerine incelemelerde bulundular.
Ve sonuçlar oldukça şaşırtıcıydı; Anoliscinsel organları diğer niteliklerden 6 kat daha hızlı evrimleşiyormuş.
Elde edilen bu olağandışı sonucu Michigan Üniversitesi’nden Kirsten Nicholson şöyle yorumladı;
“Cinsel organların daha hızlı evrimleştiği düşüncesi uzun süredir akıllardaydı. Fakat şimdi bu düşünceyi pekiştiren bir bulguya da sahibiz.”
Bu hızlı evrimleşme; dişi bireyin erkek bireyin cinsel organına dair seçici davranmasıyla (daha uygun ya da cinsel anlamda daha uyarıcı tercihi) açıklanabilir.
Frankfurt Ulusal Tarih Müzesi ve Senckenberg Araştırma Enstitüsü’nden Gunther Köhler: “Nerede incelenirse incelensin, dişi Anolis’in cinsel organlarının onlara karşılık gelen penislere uygun bir şekle sahipler” diyor. Böylelikle dişi cinsel organınında aynı şekilde hızlı evrimleştiğini söylemek mümkün.

AMINOASITLER DNA/RNA’YA GEREK DUYMAKSIZIN PROTEIN OLUŞTURABILIYOR

Hücredeki en önemli mekanizma protein oluşumudur. Şimdiye kadarki bilgimiz, proteinlerin hepsinin DNA’dan aldıkları bilgiyle oluştukları üzerineydi. Fakat yeni basılmış olan bir araştırma, ders kitaplarına meydan okuyor ve bu mekanizmaya yeni roller ekliyor. Anlaşılan o ki, bazı proteinler diğer proteinleri oluşturabiliyor.
Proteinler hücre içinde bulunan ribozomlarda aminoasitlerin bir araya gelmesiyle oluşur. Normalde, bağışıklık proteininden kasların kasılmasını sağlayan proteinlere, her proteinin taslağı DNA’da kodlanmış bulunur ve buradan DNA’daki bilgi mesajcı RNA’lar (mRNA) tarafından ribozomlara taşınır. Ribozomlarda, bu proteini oluşturmak için gerekli olan genetik bilginin taşıyıcı RNA (tRNA) yardımıyla çevirisi yapılır.
Fakat yapılan araştırma ortaya bambaşka bir protein oluşumu mekanizması koyuyor. Yukarıda yer alan resimdeki sarı bölge Pqc2 proteinini temsil ediyor. Bu protein aslında mesajcı RNA’nın yapması gereken görevi yapıyor. Pqc2 proteini transfer RNA’ya (resimde mavi ve yeşil ile temsil edilen) bağlanıyor ve ribozoma (beyaz kıvrımlı olan yapı) rasgele aminoasit sıralamasını protein dizisine eklemesini söylüyor.
San Francisco Kaliforniya Üniversitesi’nden Doç. Dr. Adam Frost araştırma hakkındaki yorumunda, “Bu durumda, normalde mRNA’nın yapması gereken görevi yapan bir protein görüyoruz. Bu keşfe bayıldım, çünkü proteinlerin yapabileceklerini düşündüğümüz şeylerin sınırını bulanıklaştırıyor” diyor.
Bu durum protein hilesi olaylarından biri değil. Protein sentezinde herhangi bir hata olduğunda gerçekleşen geridönüşüm sürecinin bir parçasıymış gibi görünüyor. Ribozomlar hata gerçekleştiğinde, zaman kazanmaya çalışır ve Rqc2’nin de dahil olduğu kalite kontrol grubu proteinlerini çağırırlar. Bu süreci izleyen araştırmacılar, Rqc2’nin nasıl transfer RNA’ya bağlandığını ve rasgele iki aminoasitten oluşan dizilimi nasıl zincire eklediğini gördüler.
Rqc2’nin istisnai davranışının vücudu hatalı proteinlerden kurtarmanın tamamlayıcı parçası olduğuna inanılıyor. Bu olay belki de proteinin yok edilmesi amacı ile işaretlenmesi ya da rasgele olan aminoasit dizisi ribozomun doğru çalışıp çalışmadığını anlamak için bir test. Alzheimer ve Huntington hastalıklarına sahip olan kişiler, gerekli olan proteinler için yetersiz kalite kontrole sahipler. Rqc2’nin tam olarak hangi koşullar altında tetiklendiğini ya da tetiklenmenin nerede başarısız olduğunu anlamak araştırmanın bir sonraki adımını oluşturmakta. Bu nörodejeneratif hastalıklar için yeni tedavi bulmada çok önemli adımlardan biri olabilir.
Hazırlayan: Ayşegül Turupçu | Bilim ve Gelecek
Koç Ünv. Kimya ve Biyoloji Mühendisliği YL
Kaynaklar:
– http://www.wired.com/2015/01/grawk-proteins-making-proteins/
– http://phys.org/news/2015-01-defying-textbook-science-role-proteins.html

14 Ocak 2015 Çarşamba

Bir Öğretmen Olarak ‘Ölü Ozanlar Derneği’nden Ne Öğrendim?

Herkes onu en sevdiği haliyle hatırlıyor. Mork, Bayan Doubtfire, Peter Pan ya da Genie… Ama benim için Robin Williams her zaman Bay Keating olarak kalacak.
Ölü Ozanlar Derneği’ni ilk kez lisedeyken seyrettim. Filmin, gençlik idealizmini ve romantizmini kucaklaması bir ergen olarak beni büyülemişti. Yıllar sonra, oldukça istekli bir öğretmen olarak öğrencilerimin beni “Kaptan!” diye çağırdığını, ilham veren ve cesur öğretmenliğimin mükemmel bir takdiri olarak sıralarının üzerine çıktıklarını hayal ederdim.
Okulda yenilikçi ve etkili öğretme yöntemleriyle ilgili pek çok şey öğrenmiş olmama rağmen bana göre kaliteli öğretme asıl olarak manevi değerlerde yatıyordu. Nasıl öğreteceğini öğrenmek ile nasıl öğretmen olacağınıöğrenmek arasında bir fark var. Ve Bay Keating’e hayat veren Robin Williams bize bir öğretmen olmak hakkında çok şey öğretti.
1. Aslolan İlişkilerdir.
Eğer öğrencilerle ilgilenmezseniz, onlar da sizin ne bildiğinizle ilgilenmezler. Bay Keating’in öğrencileri onu seviyordu, çünkü onlara ilgi gösteriyordu. Başarılarından mutlu oluyordu. Onlarla birlikte gülüyordu. Onları gerçekten görüyordu. Bu hemen hemen öğretmenlik yaptığımız her çocuğun istediği şeydir: Görülmek ve fark edilmek.
Eğitimle ilgili aldığım derslerimde, öğrencilerle ilişki kurma konusunda “fazla arkadaşça” olma ya da özeleştirel mizahı ve ironiyi kullanma konusunda uyarıldığımı hatırlıyorum. “Daha sonra nasılsa yumuşarsın, o yüzden katı ve otoriter bir başlangıç yap.” Birinci günde ders kitaplarını yırtmak yok diyerek içimi çektim.
Tavsiyelerini içselleştirdim ve gerçekten de öğretmenliğimin ilk birkaç yılında oldukça ciddi bir yaklaşımı benimsedim. Zil çaldığı andan itibaren ders başladı: Gevezelik yok, sadece ders!Sınıfta komik bir şey mi oldu?Önemli değil, devam edin, çünkü bunun için zamanımız yok ve antik Yunan hakkında konuşmamız gereken çok önemli şeyler var! Bir öğretmen değerlendirme sitesinde yer alan ilk dönem değerlendirmelerimden birinde benden “ruhsuz ve gergin” diye bahsediliyordu. Gergini kabullenebilirim ama ruhsuz? Bu çok fazlaydı.
Kimse ruhsuz bir öğretmen istemez. Ölü Ozanlar Derneği,bana sınıfın değerli zamanının bir kısmını, çocuklarla, onların hayatları ve ilgileri üzerine konuşmaya ayırmanın iyi bir şey olduğunu öğretmişti. Keşke bunu çok daha erken hayata geçirebilseydim.
2. Aslolan Tutkudur.
En sevdiğiniz öğretmeni düşünün. Onlarla ilgili en çok göze çarpan şey neydi? Tahminime göre , çoğumuz için bu şey tutkuydu. Kendi alanlarına ve öğretmeye duydukları tutku… Bay Keating şiiri severdi, “dilimizden bal gibi damlayan” kelimeleri dinlemeyi severdi. Ben de tarihe karşı tutku duyuyorum. Öğrettiğim konuları ve hikayeleri seviyorum. Öğrencilerimden duymayı en çok sevdiğim yorum ise daha önce tarihi hiç sevmemelerine rağmen benim konuyu onlar için ilginç hale getiriyor olmam. Benim tarihi sevmemi seviyorlar.
Eğitmen Parker Palmer‘a göre öğrencileri tarafından en sevilen öğretmen olarak seçilen öğretmenler kullandıkları teknik anlamında çok fazla çeşitlilik gösterirler. Paylaştıkları ortak nokta ise anda olmaları ve tutkularıdır. “‘Bay A. ders verirken gerçekten orada oluyor” diyor bir öğrenci ya da “Bay B.’nin konu hakkında müthiş bir coşkusu var” ya da “Bunun gerçekten Prof. C.’nin hayatı olduğu anlayabilirisiniz.”
3. Aslolan Kendiniz Olmanızdır.
Öğretmenliğimin ilk yıllarında “Ölü Ozanlar Derneği laneti” dediğim şeyden muzdariptim. Her şey ne kadar da kolay görünüyordu! Tamam, bir sıranın üzerine çıkacağım, bana Kaptan demelerini söyleyeceğim, bahçede klasik müzik eşliğinde topa vurmalarını sağlayacağım ve bu öğretmenlik denen şeye gününü göstereceğim! Eh, ben bunu başaramadım. Bu ben değilim çünkü.
Belki de benim Sakıncalı Düşünceler‘deki Michelle Pfeiffer olmaya ihtiyacım vardı. Pekala, deri bir ceketle sınıfa gireceğim, birkaç muhteşem karate hareketi yapacağımı, şekerler dağıtacağım ve rap şarkı sözleri ile çocuklara şiir öğreteceğim ve çok başarılı olacağım! Bu da ben değilim maalesef.
Sonuç olarak öğretmenlik önce kendiniz olmanızla ve kendi sesinizi bulmanızla ilgili bir şey. Bir filmdeki öğretmen gibi olmaya çalışmayın. Sadece kendiniz olun. Kendi çizginizi ve kişisel stilinizi bulmanız biraz zaman alabilir. Ama sonuç olara Parker Palmer’ın dediği gibi “kimsek, onu öğretiriz”.
4. Aslolan Yaşam Becerilerini de Öğretmektir.
Eğitim mutlaka bizi daha varlıklı ve zengin yapmak zorunda değil, en önemlisi bizi “daha iyi” yapması. Bay Keating öğrencilerine İngilizce öğretti. Ama onlara aynı zamanda kendilerini düşünmeyi, birbirilerini desteklemeyi ve cesaretlendirmeyi, yeni fikirlerden heyecan duymayı ve Thoreau’nun ağıtındaki gibi “sessiz çaresizliğin hayatlarını” yaşamamayı da öğretti.
Bugün sınavlar, standartlar ve başarı üzerine yaptığımız onca konuşmanın arasında, çocukların başarı için ihtiyaç duyduğu “daha yumuşak” yaşam becerilerini gözden kaçırıyoruz. Bunlar duygularını anlamalarına yardımcı olan, sağlıklı ilişkiler kurmalarını sağlayan, sevgiye layık ve eyleme geçebilir hissetmelerini sağlayan beceriler. Bu beceriler ve bu zihniyet, sağlıklı yaşamanın ve büyümenin temelini oluşturur.
Eğer genç insanlara bu becerileri, özellikle iç deneyimleri ile uyumlu olmalarını, kendilerine ve diğerlerine duyarlılıkla yaklaşmalarını öğretebilirsek dünyayı dönüştürebileceğimize tüm kalbimle inanıyorum.
5. Aslolan Çocuklardır.
Harika öğretmenler üzerine yapılmış filmlerin çoğu, şanssız hayat ve aile geçmişleri olan öğrencilerin olduğu fakir semtin okulundaki kahraman bir öğretmen üzerine kuruludur. Bazen varlıklı semtlerdeki ya da Welton Academy gibi hayali zengin özel okullardaki öğrencilerin gerçek problemleri olmadığını düşünürüz. Ancak çocuklar her yerde akademik baskı, akran baskısı ve kendi paylarına düşen travma ve acılarla yüzleşmek zorunda kalırlar. Ve hepsi benzer şeyler yaşarlar.
Bu, öğretmenliğin beni en çok dehşete düşüren tarafıdır. Çocuklar benzer şeyler yaşıyor gibi görünse de Bay Keating’in dediği gibi hepsine de “içlerindeki her şey değersiz ve utanç verici gibi gelir”.
Robin Williams bizi güldürdü ve neşe saçtı, ama yanı zamanda karanlıkla da savaştı. Öğrencilerimizin kaç tanesi sessiz bir şekilde kendi içindeki şeytanlarla mücadele ediyor acaba? Umarım Robin Williams’ın ölümünün ardından başlayan depresyon ve zihinsel rahatsızlık ile ilgili açık tartışmalar, bu kişilerin ihtiyaç duydukları yardımı aramaları için daha güvenli bir ortam yaratılmasını sağlar.
Öğretmen olarak yaptığımız en önemli işin, öğrencilerin anlamlı ilişkiler kurabildikleri duyarlı bir topluluk yaratmak olduğunu asla unutmayalım. Bay Williams sınıflarımızda yaşıyor olabilir.

Her Yaştan Öğrenciyi Nasıl Motive Edebilirsiniz?

Gelişimi ölçmenin bir yolu olarak notları kullanan bir okul sisteminde, öğretmenler öğrenmenin içsel faydalarını öğrencilerine nasıl aktarabilir?
Swarthmore Üniversitesi psikoloji profesörü Barry Schwartz, yan komşusu olan küçük bir kızın, okuldaki öğretmeni değiştikten sonra nasıl birden bire kendini kitap okumaya verdiğini anlatırken bir taraftan gülüyor. Gülüyor çünkü, okudukları her kitap için çocuklar bir puan kazanıyor ve daha sonra biriktirdikleri puanlardan ödül alıyorlar. Bu uygulamadan sonra küçük kız, artık bir kitabı bir saatte okumaya başlıyor. Küçük bir de aldatmaca yapıyor: Okuyacağı kitapları sayfa sayılarına ve kitabın boyutuna göre seçiyor. “Ve okuduğu hiçbir kitap hakkında size herhangi bir şey anlatamıyor” diyor Schwartz.
Schwartz bu ödüllü okuma yönteminin hikayesini, bir konferans sırasında Yale Üniversitesi profesörlerinden Amy Wrzesniewski ile birlikte gerçekleştirdikleri motivasyon araştırması‘nı sunarken anlattı. Araştırmacılar, West Point’teki Amerikan Harp Okulu’ndaki 10,000′den fazla harp okulu öğrencisi üzerinde gerçekleştirdikleri bu uzun süreli araştırmada, içsel ödüllerle motive olan öğrencilerle, “maddesel” ya da dışsal ödüllerle motive olan öğrencilerin göreceli başarıları saptanıyor.
Araştırmacılar şu varsayımla yola çıkıyorlar: Subayların, eğitime verdikleri beş yılın ötesine geçerek orduda daha fazla kalma ve yetkili subay olma isteklerinden yola çıkarak yapılan gözlemlere göre dışsal ve içsel motivasyonların birleşimi, en yüksek başarıya götürür. Ancak araştırmanın sonucunda, içsel motivasyonu en çok dile getiren öğrencilerin, her iki motivasyon türünü gösterenlerden daha başarılı oldukları ortaya çıkıyor. Başka bir deyişle, West Point’e başvurmak isteyenler kısmen içsel güdülerle bunu yaparken – iyi bir subay olma arzusu gibi -, bu hedeflerini yakalama konusunda dışsal ödüllerle motive olanlardan – mezuniyetten sonra iyi bir iş bulma gibi – daha başarılı oluyorlar.
“Motivasyon ve ödüller arasındaki aynı incelikli etkileşim, konu eğitim ya da öğrenme olduğunda da yine devreye giriyor” diye açıklıyor Schwartz ve Wrzesniewski. Pek çok okulun yaptığı gibi öğrencilerin okul ödevlerini yapmalarını sağlamak için onları ödüllendirmek – ödüllerle, yiyeceklerle ve hatta notlarla – bir çocuğun kendi iyiliği için öğrenme isteğini öldürmek gibi istenmeyen etki yaratabiliyor. Derinlerdeki ilgi alanlarını keşfederek ve farklı konular ve problemler konusunda uzmanlaşarak oluşan içsel ödüller, bir şeyi anlamak yerine notlara odaklanan bir ödül sistemi yüzünden yok olabiliyor. Bu aynı zamanda öğretmenler için neyin önemli olduğunu da gösteriyor.
“Çocukların burnunun ucunda Burger King’i sallayıp durursanız, onlara nasıl bir sonucun önemli olduğunu ve dikkatini vermeyi neyin motive ettiğini söylüyor olursunuz” diyor Schwartz. “Ve eğitimi mahvedersiniz.”
İlkokulda
Gelişimi ölçmenin bir yolu olarak notları kullanan bir okul sisteminde, öğretmenler öğrenmenin içsel faydalarını öğrencilerine nasıl aktarabilir?
“Her öğretmen bütün sınıfın içsel olarak motive olabilmesini arzu eder” diyor emekli öğretmen Kathy Branchflower. Branchflower’a göre çoğunlukla küçük başarılar için ödüle ve övgüye gösterdiğimiz kültürel eğilim, çocuklarda içsel motivasyonun düşmesine katkı sağlıyor.
“İçsel motivasyonun azalmasındaki diğer bir suçlu ise çocukların gereğinden fazla planlanmış hayatları” diye ekliyor Branchflower. “Çünkü yetişkinler onlar adına kararlar verdiğinde çocuklar özgüvenlerini ve motivasyonlarını kaybediyorlar. Bunları geri getirmek için öğrencilerimin kendi öğrenmelerinden sorumlu olmalarına izin veriyorum. Eğitimlerine sadece rehberlik ediyorum. Benim işim onların bağımsız küçük öğrenciler olmaları için güçlenmelerine yardım etmek.”
Pratik olarak bu, çocuklar kendi başlarına bulabilecekken, öğretmenlerin sorulara kısa cevaplar vermeyi bırakması anlamına geliyor. Çocuklara ayrıca sınıf düzeninde mümkün olduğu kadar seçenek veriliyor. “Öğrencilerime şöyle diyorum: ‘Burası sizin sınıfınız, o yüzden burayı sizin işinize en çok yarayacak şekilde düzenleyelim.’”
Branchflower öğrencilerinden çok şey bekliyor, ancak ortaya çıkan sonuçlar yerine çabalarını övüyor ve dersleri eğlenceli hale getirmek için çabalıyor. OnlaraOregon Yolu’nu öğretirken, örneğin herkese o zamanlara uygun yeni isimler ve yaşlar veriyor. Böylece çocuklar kendilerini bağımsız gözlemcilerden çok tarihteki karakterler gibi hissediyorlar. Başka bir etkinlikte de sınıfı iki gruba ayırıyor, her birine bir kutu Lego veriyor ve her grubu en yüksek kuleyi yapmaları için cesaretlendiriyor. Takımlarındaki kimseye başka bir şey söylemiyor.
“Eğlenceli hale getirirseniz, bilgiyi almaya daha meyilli oluyorlar. Ayrıca bu, merak duygusu geliştirmelerine de yardımcı oluyor” diyor Branchflower.
Ortaokul ve Ötesi
Yedinci sınıf İngilizce öğretmeni olan Randy Wallock da öğrencilerini kendi iyilikleri için öğrenme konusunda cesaretlendirmek için benzer yaklaşımları kullanıyor: Kendi hızlarında ders çalışma konusunda seçim, özerklik ve özgürlüğe sahipler. Wallock aynı zamanda sınıfta “öğrenmeyi cesaretlendirmek için küçük kültürler” adını verdiği bir şey oluşturmaya çalışıyor. Wallock’a göre ergenler sosyal beklentilere karşı çok duyarlılar. Merakın ‘havalı’ olduğu ortamlar daha fazla öz-displinli öğrenmeyi davet ediyor.
Son 22 yıldır cebir, trigonometri, çarpım tablosu ve geometri öğreten Cary Mallon, matematik problemlerini çözmek için içsel bir istek duymanın zor olduğunu söylüyor. “Konu matematik olduğunda dersten nefret eden çok fazla öğrenci var” diyor Mallon. “Daha küçük öğrenciler içsel olarak daha fazla motive olurken, pek çok büyük çocuk ödevlerini not için tamamlıyor ve bir problemi çözmek için sadece tek bir yolu anlamaya meyilli oluyorlar” diye anlatıyor Mallon.
“Eğitim sistemimiz pek çok yönden çocukları bu şekilde eğitiyor” diyor Mallon. Küçük ayrıntılara ve soyut denklemlere odaklanan bir müfredattan – Stanford Üniversitesi matematik eğitimi profesörü Jo Boaler “okul matematiği” dediği şeyden – uzaklaşarak, pratik problem çözmeye ve mantıksal akıl yürütmeye odaklanan bir müfredata geçmenin daha fazla çocuğa matematik çalışmak ve konudan zevk almak konusunda ilham vereceğinden oldukça umutlu.
Öğrenciler klasik ergen şikayetleriyle çıkageldiğinde – “Gerçek hayatta bu denklemi ne zaman kullanacağım acaba?” – Boaler onlara matematiği anlamanın çok yönlü bir insan olmanın bir parçası olduğunu anlatıyor. Tıpkı bir gün öğrendikleri derin bir şiirin yaşamı nasıl takdir ettiklerini anlatması gibi…
Schwartz’a göre sırtlarından sıvazlanmayı ve ödevleri karşılığında notlarının iyileştirilmesini bekleyerek büyüyen üniversite çağına gelen çocuklarda, öğrenme heyecanının oluşması çok zorlu oluyor. “Eğer çocuklar henüz çok küçükken yanlış bir başlangıç yaparsanız – örneğin yemekle ödüllendirmek gibi – o zaman çocukların içsel motivasyonları yok olur” diyor Schwartz. Yine de hem kendisi hem de Wrzesniewski, düşünceli ve özenli bir üniversite profesörünün, öğrencilerin nasıl motive olduklarını etkileme gücüne sahip olduğuna inanıyor.
“Bir öğretmen olarak neyi etkileyeceğiniz hakkında bir seçim yapabilirsiniz” diyen Wrzesniewski, “Önünde laptopları olan öğrencilere mi dikkatinizi verirsiniz yoksa zekice sorular soranlara mı?” diye soruyor. Wrzesniewski’ye göre zeki sorular soran çocukların “değer verilen, ilgi gösterilen ve takdir edilen” olduklarını hissetmelerini sağlamak, onların içindeki zekayı daha da ortaya çıkarıyor.
Schwartz da aynı fikirde, ancak bir uyarısı var: “Çocuklara bu tür sinyaller vermek, yavaşça ve incelikli bir şekilde yapılmalı. Bunu da başka bir dışsal ödüle dönüştürmediğiniz konusunda çok dikkatli olmalısınız.”
Kaynak: http://www.egitimpedia.com/egitim-2/yastan-ogrenciyi-nasil-motive-edebilirsiniz